Şubat 04, 2007

meğmet

meğmet bizim dükkana gelince..

alt kattaki işimi bitirip giriş katına çıkınca kapıya yakın kitaplara bakan bir meğmet gördüm. bir sarışın kız da kapının yanındaki sandalyeye montunu gelişigüzel atmış kendisi üzerinde durduğumuz katın orta saflarında dolaşmaktaydı.

o an birkaç gündür takmakta olduğum bere aklıma geldi ve büyük ada'ya giden yurdanur'la meğmeti düşündüm. yurdanur ben olabilir miydim? izlerken bir şeyleri kendimi birinin yerine koymak yerine, karşımda-yanımda olmasını istediğim kişiyi özleyip onu mu düşlüyordum da meğmet bizim dükkana gelmişti?

giriş katında düzenlemekte olduğum "çok satanlar listesi"nin bir kitabı da meğmet'in yanı başındaydı. gittim-aldım-meğmet'i kokladım-kitabı sırasına yerleştirdim.

kız -romanlar nerede? dedi. -romanlar alt katta. dedi meğmet. kız aşağı indi.

ben listeyi tamamladım.

meğmet de beş on dakika sonra aşağıdaydı.

listeden bir kitap satılınca, kitabın alt katta olduğunu idrak edince, kasayı bırakıp alt kata koştum. kitabı aldım; yukarı çıktım. aşağıda gördüğüm manzara bana meğmet'e aşık lise öğrencisini hatırlattı; ama meğmet de ona yakın davranıyordu. yurdanur olmadığım için karnımı tutup "bebeğim" diyemedim.

üst kata çıktıktan beş on dakika sonra meğmet ve 'kız' geldiler. ve ne oldu. bejan matur'un okuduğum kitabını almışlardı. benim kitabım olmadı hiç o; ama orada dokunduğum her kitap benim sayılır-ki onu okuyup okuyup düşünmeden taşınıp yüreğime yerleştirmiştim-. önce hesabınız var mı bizde diye sordum meğmet'e. iki zamanda da meğmet'ti işte o. var dedi. o sırada adını yazdım ve ekrana doğru dönüp bana adını söyledi. ben hesaba girmiştim bile. ve sonra dedi ki 'kız'ı göstererek -artık kardeşim de burada, benim hesabımdan alış veriş yapabilir mi? -artık kardeşim de... - artık kardeşim de... -kardeşim de... -:KARDEŞİM. -KaRDeşiMmmMmmm... -artık kardeşim de burada... 'kız'a derhal bir sempati duymaya başladım. kardeşim buraya gel sana sarılıcam demek istedim. diyemedim tabii. ama içimdeki yurdanur koştu kızı öptü ve meğmet'e gülümsedi. kendime geldiğimde al yanaklarla meğmet'e gülümsüyordum.

işlemleri kendi ismim üzerinden yapıp, fişini teslim ettim. bizdeki nüshada meğmet'in imzası var. en üste koyup fiş dosyasına yerleştirdim.

yeni boyalı-şebo'nun kedi maskesi taktığı zamank renk!- ve düz saçlarımla, mavi kazağımla, beremle kendimi bütün gün hayalin içinden çıkarmaya çalışmadan izledim. mutluydum.

Ocak 23, 2007

cüz, kıpkısa metinler

Bir köşede, arasıra doğru(yu) söyleyen birinin olması, topluluğumuzun temel endişesidir. [Devamlı doğru(yu) söyleyen kimse hiç olmamıştır].
Arasıra doğru(yu) söyleyebilecek, ama bunu yapabileceği herkes tarafından anlaşılmış olsa da susmayı yeğleyen birinin olması endişenin boyutunu arttırır.
Ötekine alışılabilir de, beriki -sustuğu halde- hepten susturulmak istenir.
Beklemek, maruz kalmaktan kat be kat ağır ceza.
*** *** *** *** ***
En doğru sorular, yanıta ulaşma süresini uzatmaktan büyük hazlar devşirdiklerimiz.

Temmuz 01, 2006

siyah lale

bir konser günü, yer tekirdağ, son albümlerini kaldıramam diye dinlemediğim bir şahane grup: :* ve yanımda sevgili kardeşim anfi tiyatrodayız.

konseri izlemek ve deniz'i görüp efkarlanmamak mümkün değil. ikinci albüm diyorum kısaca, bi haber'e, bu sabahların bir anlamı olmalı'ya, poh poh perisi'ne eşlik ediyorum. diğer şarkılarda susuyorum. üç şarkıdan fazla ağzımı açamıyorum konserde.

ve deniz sonra, sonrası şudur: melek yüzlü tatlı mütevazi bir abla. daha fazlası. her şeyin bedende buluşmuş hali. hiç tahmin etmediğim biri. daha hissi veriyor insana, daha çok konuşma isteği, daha çok gözlerine bakma çekingenliği, daha çok yanaklarından öpme gururu.

kendi kalemiyle selam verdi mor kelebeğime, kalp çizdi.

nerede kalmıştık, en son şarkı pohpohperisiydi değil mi, yeni albüm çıkmış mı?

Haziran 27, 2006

limonlu light ice tea içen biri var, yetişin!

Biri var(dı). Bir çocuk. Gelişi evime hiç görmediğim mimikleri getirdi, hiç okumadığım kitapları okuttu bana, sonu gelmeyen cümlelerle yeni tatlar tattırdı.

Biri var(dı). Hayali olduğum şehirde yaşamaktı. Ben vardım onun yaşında, ba’bamla planlar yapardık olduğum şehirde bulunabilmem için hafta sonlarında, okul zamanında. Biri var(dı) bu şehirdeyken bu şehirde olmak isteyen benden sıkılan. Benim “bir” olduğumuzu söylemem de kafi gelmiyormuş demek ki, o biri terk etmeye kalktı beni. O da “bir” olduğumuzu söylediğinde, benim için yeni bir kardeşin kaçıncı doğum günü kutlandı, bilinemedi hiç.
Biri var(dı). –di’li geçmiş zamanda mı bırakmak istiyor(du) yapmadıklarımızı? Geniş zamandan geçiş yok ki hiçbir zamana. Hayalimiz gitmek olan bir kulenin anıları var üzerinde, gitmek istemiyor (mu) benimle o kuleye? Gitmek istemediği ben değilim, orası değil. Bazı geçmiş zaman kipleriyle anlatılan birkaç cümle. Sıkıştırılmış içinde.

Biri var. Benim kardeşim. Yuvamız var, İstanbul’da. Daha çemberler oyalayacağız onunla. Misafirler ağırlayacağız evimizde. Benim dertlerim ve kederlerimden kendi dertlerinin bir anlamı kalmamış gibi duruyor olabilir. Hepsini biliyorum. Bütün iç yanmasını, her kalp atışını. Kalbim atmamaya başladı işte şimdi dönüşten bahsettikçe. Olacak bir şey bu, ikimiz de biliyoruz; ama günü gelmeden, bu yalnız bırakmak ablayı niye?

Hiç mi yemeyelim annemin yemeklerini? Hiç mi odamı merak etmiyorsun? Hiç mi Marmara’ya karşı koyu kahve içmeyeceğiz seninle?

Hiç mi hatrım yok? Sana konuşmak için yaklaştığımda uzattığım kelebekleri neden kozasına sokuyorsun? Mor ve yeşil ve kırmızı ve beyaz ve siyah ve binlerce rengi neden dinlemiyorsun, sana anlatmak istiyorum? Bildiğinden cümlelerimi ve senin yaşadığın şehirde olsak ben desem gidiyorum diye beni susturacağından mı?

Sen, benim için, jelibonları sevmen gibi, şekersin. Sen, benim için, fotoğraf makinesindeki 36lık 400 asa filmsin. Sen, benim için, yatağımı sana verebileceğim iki insandan birisin. Sen, benim için kuruyemişlerin olduğu kutudan çıkan tek bademsin. Cappucinosun. Cafe lattesin. Sen, benim için, evde oturduğumda günlerce hiç sıkılmadığım kişisin. Sıkılmayacağımı bildiğim sol elimdeki pırlantasın. Arada sağa da geçiriyorum yüzüğü o zaman eğleniyoruz işte kimileriyle. Onun dışında ben somurtuyorum sen abi oluyorsun bana. Haksızım genelde; ama dinliyorsun beni sen. Neden dinlemiyorsun diye soruyorum ki sana? Daha çok konuşmak istiyorum işte! Hep ben konuşucam!

Sen, aynı dergiyi paylaşan üç kardeşin birisin.

Sen, varlığının yettiği birisin. Bunu sürekli tekrarlamam mı gerekiyor?

Haziran 25, 2006

Anneleri onlara sadece makyaj yapmayı öğretiyor

İnatla, susmayarak, senin suskunluğunu bozmaya çalışarak, konuşmanın tartışmaya döndüğü sert ünlemlerle; ayrıca sert olduğu belli olsun diye sert sessizlerle cümleler kuruyorlar.

Onlar, birbirlerine birbirlerini ekleyerek bir yaşam sürmüyorlar. Görülebilen bu buradan. Bırakıp kırılacak cam bir fanus, düştüğünde yere çot diye gidecek. Koşup düşülecek, dizlerin yarıldığı, önlüklerin yırtıldığı bir okul bahçesi, bir lunapark elma şekerinin ilk yendiği... Bu duruşun altında bir şey olmalı. Bir şey sadece. Böyle olmadığından, dilinin sertliğinden ve kelime seslerinin aynı, anlamların farklı olmasından çıkarılacak bir sonuç değil. Dünya üzerinde sadece klasik eserlerin var olduğunu benimseyen ve diğerleri diye bakan şiirlere, öykülere, romanlara...

Ne diyebilirsin şimdi burada, sus bir dakika. Hayır. Konuşmasını bekleyebilirsin; bu sırada içinden konuşup kendini yenileyebilir, cümleler not edebilirsin sığınağındaki duvarlara. O konuştukça sen yazarsın ve silersin hemen. O bir daha ağzını açtığında, kelimelerdeki sesler bir daha döndüğünde dilinde, sadece “kendi ülkesinde” bir şeylerin ‘doğru’ gittiğini savunduğunda sen de genellemeler yapaya başlarsın. Genellemeler yanlış mıdır değil midir. Biri bir şey yapmışsa onu kimseye imar ettirmiş olmamalısın. İmal ettiğinse senin süzgecinin inceliği olabilir, biraz diğerlerini dinlemek gerekir. Anlamak, işine yaramayacak şey söylemez karşındaki. Sana yarar; onu dinlemek kendini iyi hissettirir ona. Patronların tavrına göre hizmet sunamaz çalışan, yapar işini ve meyvesini alıp evine gider.

Kaşıklar çikolatasını ve arkadaşının aklını. Minnettardır bardak altlıklarına, artık o da kahve ve masa arasında ona bakmaktadır; ama birilerinin anneleri onlara sadece makyaj yapmayı öğretmiştir. Onlara sadece makyap yapıp çıkarabileceği yolları denetmiştir. Cildi bozulsa da önemli değildir; orada doğduğun anda bilirsin her koyunun kendi bacağından asılacağını. Orası neresi mi; orası iki sokaka aşağısı bile değil. Orası burası gibi insanların yetiştiği yer. Bir yer. Kardeşlerin ve annelerin yol gözlediği denemeyecek bir yer. Gösterilmeyen sevgiler imparatorluğu. Her gün taze yemek çıkan bir yerden haftalık toptancıyla görüşmeye başlamak bir içgüveysi gibi hiseetirrmez mi insana kendisini?

Olduğun yerde yola çıkan kadını özlemez mi insan; neredesin sen? Sen neredesin? Sen

30.05.’06
04:20

Haziran 21, 2006

Çemberin İçi

Bazı sesler geleceğe götürür insanı, ben bu anı yaşamıştım gibi hissetmişseniz gelecekten haber almışsınızdır. Geçmişte gelecek belli edilmiştir; ama unutmaya meyilli akıl kaydetmeden okumuştur o anı.

Hatırlamanın en güzel yanı bir şey yaptığınızı ispatlamanızdır kendinize. Kitap okurken altını çizmek de bu yüzden işe yarar. Zamanın hangi anında olduğunuzu saate bakarak anlayabilir, hemen unutabilirsiniz.. Hemenin tarifi saat dilimi yoktur. Saate bakar bakmaz unutabilir, işinizin herhangi bir yerinde anlayabilir, unuttuğunuz anı hatırlamayabilirsiniz. Kitabın altını çizdiğinizde belirsiz zaman dilimine çentik atmış olursunuz. Kitabı belli bir tarih içinde okumuş olsanız da içinize ip sarkıtmış ve sepeti için hangi derinliğine yollayacağınızı bilmeden okumuş olduğunuzdan uzun ve bayık; kısa ve koyu bir ‘aralık’ yaşamış olursunuz. Bu aralık hayatınıza yayılır. Düşüncelere laflar takılır, sevgilere başkaları eklenir. Arkadaşlarınız size daha uygun ya da daha uygun olmayan olur.

Devam edersiniz altını çizebileceğiniz cümlelerle, gerçeklerle; elle tutulamayan zamanın içinde içinize iyi gelenler, sepetinize meyveler koyanlarla.

Haziran 17, 2006

kısa notlar..

Söyleyemediklerimin yanında uyuyan biri var, uyku için çarşafı serdiğinde üçlü kanepeye serdiği çarşafı buruş buruş etmeden, televizyonu kapamadan uykuya giremiyor.

Okunmayan şiirlerin yanında ayakta bekleyen romanlar var. Daha çok sayfalı şiir antolojileri ve romanlar başka şehirlerde büyümüş ama içleri aynı sularda yüzüyor olan kardeşler gibi birbirlerinin cümlelerini harmanlayıp yeni bir tarih yazıyorlar. yaşadıkları şehir istanbul'sa bazen sadece kitaplara bakmak yetiyor. eğer istanbul'daysa bu iki iç içe susmak ve nefes almak onlara kafi geliyor.